YATIRIMLARIMIZ TARİHÇE KÜLTÜREL FAALİYETLER SOSYAL HİZMETLER TAŞINMAZ VAKIF KÜLTÜR VARLIKLARI VAKIF KAYITLARI ARŞİVİ TAŞINIR VAKIF KÜLTÜR VARLIKLARI VAKIFLAR HAKKINDA VAKIF NASIL KURULUR? BEYANNAME VE BİLDİRİMLER VAKIF İSTATİSTİKLERİ VGM ETİK KOMİSYONU HİZMET STANDARTLARI YAYINLAR PLAN, PROGRAM ve RAPORLAR İDARİ BİRİM KİMLİK KODLARI MALİ TABLOLAR
 
İhale İlanları
[1] Bina Yapımı [5] Eski Eser Onarımı [2] Eski Eser Proje Temini [2] Bina Onarımı [6] Kiralık Gayrimenkuller [1] Yapım Onarım Karşılığı Kiralama [1] Hizmet Alımı
İhale İlanları
 
 
 
 
 
 
 
Haberler
Prof. Dr. Syn Ahmet AKGÜNDÜZ’ün BULGAR EGZARHLIGI VAKFI SORUSUNA CEVAP
 
 
Prof. Dr. Syn Ahmet AKGÜNDÜZ’ün Bulgar Egzarhlığı vakfına yapılan mal iadesine ilişkin sorusuna cevaptır.

Saygıdeğer Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Hoca şahsi Facebook ve Twitter hesabından, cevaplanması ricasıyla Sayın Başbakan Yardımcımıza ve şahsıma soru tevcih etmişlerdir. Bu bağlamda bugüne kadar yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde, Vakıflar Genel Müdürlüğünün cemaat vakıflarına mülk iadelerine ilişkin uygulamaları hakkında aşağıdaki açıklamayı yapma zorunluluğu doğmuştur.

Öncelikli olarak, bu mahiyette özel ihtisas gerektiren ve toplumun önemli kesimi tarafından anlaşılması ve algılanması zor konuların sosyal medya üzerinden paylaşılmasının yerinde olmadığı kanaatimi ifade etmek istiyorum. Çünkü sosyal medyayı, konunun içeriğine nüfuz etsin veya etmesin bireylerin anlık tepkilerini çok rahatlıkla paylaştıkları alanlar olarak değerlendirmek mümkündür. Maksadımız, Akgündüz Hocamızın bu açıklamasına yapılan yorumlardan rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Bulgar Ekzarhlığı Vakfına Şişli’de yapılan iade Akgündüz Hocamız tarafından eleştirilmekte, iade edilen gayrimenkulün sahih veya gayrisahih vakıf olması durumunun iadeyi etkilemeyeceğini, her iki halde de iadenin yapılmaması gereğine vurgu yapmaktadır.

Konunun tarihsel çerçevesinin genişliğini; aynı zamanda konuyu oluşturan unsurların başka alanlarla da temas halinde oluşunu göz önünde bulundurarak, cemaat vakıfları hakkında tüm toplumu ilk elden bilgilendirmek isterim.

Birinci olarak; Osmanlı devletinde “hükmi şahsiyet” uygulaması batılı ülkelerden çok sonra kabul edilmiştir. Bu çerçevede ilk kez 1913 yılında çıkarılan Geçici Kanunla Osmanlı coğrafyasında yer alan azınlıkların hayratları (kilise, manastır, havra, hastahane vb.) adına bağışlanmış, ancak hükmi şahsiyet olarak kabul edilmediklerinden tapuya tescilleri nam-ı müstear olarak yapılan taşınmazlarını beyan etmeleri halinde, bu taşınmazların o hayratın mülkü olarak sayılacağına yönelik düzenleme yapılmıştır. Bu bağlamda azınlıklar tarafından Adliye ve Mezahib Nezaretine verilen beyannameler Eşhas-ı Hükmiye (hükmi şahsiyetler) Cetvellerine işlenmiştir. Azınlıkların verdikleri bu beyannameleri hükmi şahıslar kütüğüne kaydetmenin; bir bakıma azınlıkların mallarının hükmi şahsiyetlerinin tanınması anlamına geldiğine dikkat çekmek isterim.

İkinci olarak; aynı mahiyette bir başka düzenleme 1935 tarihli Vakıflar Kanunu ile de yapılmıştır. Bu düzenlemenin temelinde Lozan Anlaşması kriterleri vardır. Buna göre; Türkiye’de azınlık statüsü tanınmış zümrenin dini, sosyal, hayri ve eğitim faaliyetlerini yerine getirmelerine imkan sağlayan mekanların “vakıf statüsü” altında hükmi şahsiyetlerinin kabulü öngörülmüştür. Günümüzde 1936 beyannamesi olarak bilinen beyanname ile azınlıklardan, tıpkı 1913 yılında çıkarılan kanundaki uygulamaya benzer şekilde tasarrufları altında bulunan taşınmazları beyan etmeleri istenmiştir. Vakıflar bu çerçevede tapuda kim adına kayıtlı olursa olsun (nam-ı müstear ve nam-ı mevhum) tasarrufları altında bulunan taşınmazları beyan etmişlerdir. Söz konusu beyannameler “vakıf” adına verilmiştir.

Gerek 1913 Eşhas-ı Hükmiye düzenlemesi, gerek 1936 Vakıflar Kanunu düzenlemesi Türkiye’de yerleşik azınlıkların beyanlarını esas almış, mülkiyeti kime ait olursa olsun tasarrufları altında bulunan gayrimenkulleri beyan etmeleri halinde, beyanı veren vakıf adına tescilini öngörmüştür. Bu bağlamda değerlendirildiğinde 1913 beyannameleri ile 1936 beyannameleri arasında bir tutarlılığın varlığı göze çapmaktadır. 1936 beyannameleri incelendiğinde bir çok taşınmazın gerçek şahıslar (nam-ı müstear), bir bölümünün de kendi azizleri ile Hz. İsa ve Hz. Meryem (nam-ı mevhum) adına tapuya tescil edildiği görülmektedir. Vakıfları adına tescilli olanlar açısından bir problem olmamakla birlikte, nam-ı müstear ve nam-ı mevhum olarak yapılan kayıtların vakıfları adına tescilleri beyannamelerin verildiği dönemde gerçekleştirilmediğinden, sonraki yıllarda Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Belediye adına yapılan tesciller nedeniyle kendi mülklerine sahip olunamamıştır.

Neden nam-ı müstear ve nam-ı mevhum uygulamasına gidilmiştir? Osmanlı Döneminde azınlıklar açısından tüzel kişilik uygulaması kabul edilmediğinden, Cumhuriyet döneminde ise azınlık olmanın oluşturduğu psikoloji ile mülkler vakıf adına değil, daha güvenilir olarak gördükleri şahıslar adına tescil edilmiştir.

Özetlemek gerekirse; 1913 ve 1936 beyannamelerinde beyan edilen bütün taşınmazları Cemaat Vakıflarının kendi mülkü olarak değerlendirmek ve tartışma konusu yapmamak gerekir. Hem Osmanlı Devleti, hem Türkiye Cumhuriyeti beyannamelerin verilmesi aşamasında yaptığı kanuni düzenlemelerle, tasarrufları altında olup da beyan edilen bütün gayrimenkullerin vakıfları adına tescil edileceğine dair düzenleme getirmiştir. O günden buyana hala vakıfları adına tescilleri gerçekleştirilemeyen gayrimenkullerin hak sahipleri yani vakıfları adına tecil edilmeleri son yıllarda çıkarılan kanunlarla mümkün hale getirilmiştir.

2011 yılında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (Akgündüz Hocamın ifade ettiği şekilde Bakanlar Kurulu Kararı değil) ile hali hazırda Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Belediye ve Özel İdareler adına kayıtlı olan ve cemaat vakıfları tarafından 1936 beyannamelerinde gösterilen gayrimenkullerin müracaat edilmesi halinde vakıfları adına tapuya tescillerine yönelik yasal düzenleme yapılmıştır. Amaç yukarıda da ifade edildiği gibi, en azından, beyannamelerde bildirilen gayrimenkullerle ilgili problemleri sona erdirebilmekti. Ve sadece kamunun mülkiyetinde olanların iadesi düzenlemesi getirilmiştir. 1936 yılında beyan edilen gayrimenkullerden kamuya geçen ve daha sonraları özel mülkiyete konu edilmiş gayrimenkuller ile kamulaştırılmış gayrimenkuller kapsam dışında bırakılmıştır.

Şimdi bu izahat yapıldıktan sonra Akgündüz Hocamın ifade ettiği konuya açıklık getirmeye çalışalım.

Şişli İlçesinde bulunan gayrimenkullerin tapu bilgileri üzerinde yapılan çalışma ışığında geçmişine ilişkin bilgiler vermek gerekmektedir. Tapu belgeleri üzerinde yapılan çalışmalara göre;

-          648 no.lu tapu kaydı ile mülkiyeti Hacı Ali Efendi Zevcesi Rabia Adeviye Hanım İbnetü Hafız Halil Efendi adına kayıtlı 17 dönüm tarla, 8 Ağustos 1315 tarihinde Bulgar Egzarhı Yosef Efendi’ye,

-          1570 no.lu tapu kaydı ile mülkiyeti Ser Kiladri-i Hazretleri Şehriyarı Osman Bey Efendi adına kayıtlı 8 dönüm tarla, 20 Şubat 1316 Bulgar Egzarhı Yosef Efendi’ye,

-          213 no.lu yapu kaydı ile zemini Zehir Zade Ahmet Paşa Hazretleri adına kayıtlı 7 dönüm tarla, 14 Nisan 1314 tarihinde Bulgar Egzarhı Yosef Efendi’ye,

-          1252 no.lu tapu kaydı ile mülkiyeti Sami Beyefendi ile Ziyapaşazade Cemil Bey ve Şerife Binti Ahmet Ali adına kayıtlı tarla 25 T. Evvel 1311 tarihinde Bulgar Egzarhı Yosef Efendi’ye satılmıştır.

Gayrimenkullerin maliki olan Bulgar Egzarhı Yosef Efendi’nin 1915 yılında Türk Tebaası olarak ölümü üzerine aynı tebaadan mirasçısı olmaması nedeniyle, söz konusu gayrimenkuller 1938 yılında Maliye Hazinesi adına tapuya tescil edilmiştir.

Evrensel hukuk normu gereği, son mirasçı devlettir, kuralına uygun olarak Türk Tebaasından olan Yosef’in ölümü üzerine, son mirasçı olan Hazine adına gayrimenkullerin tapuya tescil edilmelerinde hukuki olarak bir sorun gözükmemektedir. Ancak Bulgar Ekzarhlığı Vakfı tarafından Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne verilen 1936 beyannamesinin 3, 4, 5 ve 6 ncı sıralarında Ekzarh Yosef adına kayıtlı (henüz mülkiyet Maliye Hazinesine geçmediğinden) açıklaması da düşülerek yukarıda ifade edilen gayrimenkuller beyan edilmiştir. Vakfın söz konusu gayrimenkulleri beyannamesinde göstermiş olması beyannamenin verildiği tarih itibariyle kendi içerisinde tutarlıdır. Çünkü kendi cemaatlerinin Ekzarhı olan Yosef Efendi’nin söz konusu gayrimenkulleri vakıfların tüzel kişilik olarak kabul edilmediği ve azınlık vakıflarının mülk ediniminin hukuken mümkün olmadığı dönemde satın aldığını (tüm alımlar 1328 tarihinden önce gerçekleşti), bu nedenle nam-ı müstear olarak beyannamelerinde beyan ettiğini kabul etmemiz gerekir. Hem nam-ı müstear olması (2008 tarihli Vakıflar Kanunu düzenlemesi), hem 1936 yılı beyannamesinde beyan edilmiş olması, hem de hali hazırda Maliye Hazinesi adına kayıtlı olması nedeniyle Vakıflar Meclisi gayrimenkullerin iadesini meri mevzuat çerçevesinde değerlendirerek iadesine karar vermiştir.

Akgündüz Hocamızın işaret ettiği gayrimenkulün sahih veya gayrisahih vakıf mülkü olması hususu aslında satış işlemi gerçekleştikten sonra hükmünü yitirmiştir. Ekzarh Yosef Efendi tarafından bedeli mukabili satın alınmış olmaları, ayrıca eski maliklerinin de gerçek şahıslar olması nedeniyle artık sahih veya gayrisahih vakıf mülkünden söz etmek ve buna göre yorum yapmak yerinde değildir.

Saygılarımla.

Dr. Adnan ERTEM

Vakıflar Genel Müdürü